İngiliz bir Milletvekili

Gün be gün Türkçe konuşuyor olmak yetmiyor. Memleketten uzakta kalanlarda bir süre sonra dille ilgili temel sezgiler erimeye başlıyor. Hele hele 5-10 seneyi buldu mu ayrılık, neyin doğru neyin yanlış olduğunu toparlamak imkansız değilse de çok zor oluyor.

İlk araya giden genelde çekim ekleridir. “de” ile “deki” arasındaki fark doğallığını gayet hızlı şekilde kaybedebilir.

“Çin’de meydana gelen maden kazası”
“Çin’deki maden kazası”
“Çin’de maden kazası”

Şu an sizin gözünüze kolay gelebilir ama el yurdunda sabaha karşı saat 4′de “accident in a Chinese mine” cümlesini gördüğünüz anda tellerinizin koptuğunu hissedebilirsiniz.

Bir de var ya bu iş pek bulaşıcıdır.

Tahsin mesela “Çeçen birlikler” derdi “Chechen troops” ifadesi için. Masadan masaya atlardı ve bir anda geçerlilik kazanırdı bu tercüme. İsim tamlamasının neden sıfat tamlamasına dönüşmesi gerektiğini bugün dahi anlamış değilim. Ama inanın emin de olamıyorum.

Kesin bildiğim bir şey var ki “İngiliz bir milletvekili” dememek lazım “Bir İngiliz milletvekili” yerine. Hele hele Fransız milletvekillerinden bahsederken asla.

Yayınlandı: on Haziran 18, 2008 at 6:06 am Yorumlar (0)

Rejim

Teknik doğruluk ile insanın içine sinen anlam örtüşmesi her zaman aynı yerde bulunmuyor. Bazen pek de uzak düşebiliyor.

Diyet.

Rejim anlamına olanı.

İngilizce’deki diet’ı karşılayanı.

Aslında yeme-içme düzeni bakımından gayet oturaklı. Ama işin içine “düzen” girince belki “rejim” ile karşılamak daha güzel olurmuş. Gerçi o da yabancı kelime…

Diyet kendi başına “yeme-içmeyi azaltma” tarafını yeterince iyi anlatmıyor gibi.

“Perhiz” pek bir güzelmiş ama nedense 21. Yüzyıl Türkiyesi’ne ulaşamamış. Sadece eskilerin dilinde yaşıyor.

“You on a Diet” kitap başlığını “Siz ve Perhiz” diye çevirmek ne tatlı olurdu. Ama kalmadı perhiz. O şimdi lahana turşusu.

Yayınlandı: on Haziran 17, 2008 at 3:13 pm Yorumlar (0)

Sürç

Dil sürçmelerini de kapsama alanına alabilir miyiz acaba?

İlk bakışta çok alakalı değil gibi görünüyor sürçmeler ama aslında beyin ile dil arasındaki bağlantının muazzam bir yansıması olarak görülebilirler pekala.

Her şey bir kenara, çok lezizdir dil sürçmeleri.

Bu, galiba BBC’den idi:

Lieutenant General birisinden bahsedecek spiker. Sabahın Türkiye’de 6’sı. Londra’da 4 olmalı.

Güzelim kelimenin dünyaya geldiği andı:

Lefgeneral.

Yayınlandı: on Nisan 7, 2008 at 10:12 am Yorumlar (0)

Ha ha, ha kha

Arkadaşın birinden mail geldi. Dokunmadan koyuyorum alta:

I just watched a BBC World bulletin where, for what seemed to be a slip of the tongue, Nick Gowing pronounced the name of Hamas as Khamas.

Problem is Hamas is Hamas in Arabic and only Israelis pronounce it as Khamas.

For most Arabs watching that newscast, Nick equated himself with Israeli voices, damaging his credibility and that of his organization.

Such minor details are so critical for a suspicious audience given to believing conspiracy theories.

Yet another issue in cultural communication.

Nick’in ne kadar ne yanlısı olduğunu sabaha kadar tartışırız. Arkadaşın mailindeki örnek çok da önemli değil aslında da özde ciddi bir noktaya dikkat çekiyor: Farkında olmadan iletişim.

Yayınlandı: on Mart 28, 2008 at 2:12 pm Yorumlar (0)

Uzak-Yakın

Ünlü TV sunucusu (”Kaç program yapıyor bu adam Show’a yahu? 3-5 milyon dolar götürmüştür kesin!” kutu açmalı programın özel bölümünde engellilere yardım çağrısı yapıyor. Telefonla da bağış alınabiliyormuş. “Yardım etmek size telefonunuz kadar uzak,” diyesi. Yakın mı demek istedi acaba? A question too far?

Yayınlandı: on Mart 11, 2008 at 6:15 pm Yorumlar (0)

Eşşekler

Marka konusu tabii. İşin içinde eşek olunca hassasiyetimiz de artıyor.

Gazze’de abluka altında açlıktan ölme sınırına gelip dayanan binlerce kişi sınırdaki barikatları yıkıp Mısır’a geçmişler. BBC Türkçe öyle diyor. Sınırdaki “wall” için önce “duvar” dedik (radyocuyuz ya) sonra herhalde görüntüler göze çarptı ki “barikat” karşılığını daha uygun gördük. Güzel. Problem eşeklerde.

Eşekler tarafından çekilen arabalar

Olur belki böyle Türkçe de, herhal yokluğu daha münasip düşer. “Eşek arabası”nın ne suçu var? Hem de o arabaların bazıları zaten at arabasıymış. Hepsine “At arabası” deyip geçsek ne kaybederiz?

Cidden dikkat dağıtıcı oluyor eşek arabası lafı.

Yayınlandı: on Ocak 24, 2008 at 4:44 pm Yorumlar (2)

Bakışa Bakışa Buluşmak

More than meets the eye.

Bu bir deyim. İnsan ya manasını bilir öyle çevirir ya da atar. DigiTurk’teki filmi çevirenler ikinci metodu benimsemiş görünüyorlar.

Göz görebildiğinin ötesi

gibi bir çeviri uydurmuşlar. Doğrusu ilk bakışta göze çarpmayabilecek şey olacak. Uzaklıkla alakası yok. Zahir ve batınla alakası var. Film adı çevirmek de mazeret olamaz. Zahirin Ötesi çok güzel bir film adı olabilir hem de cuk oturur yerine mesela.

Yayınlandı: on Aralık 29, 2007 at 2:36 pm Yorumlar (0)

El Comandante Lucido

Ahir ömründe hem de kardeşine maskara mı olmuş Fidel Castro yoksa yine bizim tercümanlar mı iş başında? Yoksa yoksa daha daha karışık bir durum mu var?

Fidel iyileşmekteymiş. NTV Radyo öyle diyor. Haber de kardeşi Raul’e atfen yazılmış. (Raul’ü sanki İngilizce bir kelime imiş gibi ‘rool’ diye telaffuz etmelerini başka bir bahar kınarız.)

Raul şöyle demiş olabilir mi ihtilal kahramanı abisi hakkında: “Durumu iyiye gidiyor. Düzeliyor. Akıl sağlığı da yerinde.” Deli değilmiş yani. Çok zor ama çok. Raul de olsa insanın komutan Fidel’e “akıl sağlığı yerinde” bile diyebilmesi için deli olması lazım.

NTV Radyo muhtemelen AA’dan almıştır haberi ama milli ajansımıza bakma şansım olmadı.

Biz de esoyşeytıd pires ajansına bakarız.

İngilizce metine bakarsak Raul, abisi için “has a full use of mental faculties” demiş. Zihni faaliyetleri yerinde manasına. Şimdi bunu alıp güncel Türkçe kullanma adına “akıl sağlığı yerinde” şeklinde çevirince ciddi bir anlam kayması oluyor. Zihni faaliyetleri yerinde olmayan adam muhtemelen hastanede bakım görmektedir. Akıl sağlığı yerinde olmayanı tımarhaneye koyarlar.

Eh, biraz gevşek çevrilmiş metin. Doğrusu AP metni de o şekilde bir yanlışa zemin hazırlamış. Tam ifade şu şekilde:

“healthier mentality, full use of his mental faculties with some small physical limitations.”

“Healthier mentality” için güzel bir çare bulmak zor. Yine de “zihin” üzerinden gitmek iyi olurdu.

Acaba İspanyolca’da nasıl ifade edilmiştir bu ifade?

Elimizin altında EFE bulunsa daha iyi olurdu ama yokluğunda AFP’nin İspanyolcası ile iktifa ediyoruz:

“una saludable mentalidad, pleno uso de las facultades mentales y algunas pequeñas limitaciones físicas, consecuencia del problema que padeció”

İngilizcesinden pek fark etmedi herhalde. Ama AFP’nin başlığında daha güzel bir ipucu var:

Fidel Castro lúcido

Şimdi iş biraz değişti. Komutanın şuuru yerine gelmiş. Meğer onu anlatmak istiyorlarmış. Lucido’yu “berrak” ile karşılamak ne güzel olurdu…

Yayınlandı: on Aralık 26, 2007 at 6:38 pm Yorumlar (1)

Çuvaldız, İğne, Şişe-cam

İnsanın kendi hatası gibisi yok. Bütün notlarımın en nadide örneklerinden biri tarafıma ait. Ağustos’un 4′ü, 1990 senesi. Kısa dalga radyo dinleyerek haber yapmışım. Daha bir yıllık gazeteci bile değilim. Azericeyi yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. Ama henüz ”şuşa zavodu” ifadesini çözebilmiş değilim. Gazetede çıkan haberde ”şişe fabrikası” olmuş. Doğrusu “cam fabrikası”. Muhakkak şişe de üretiyordur o fabrika ama Türkçesi öyle olamaz. İki kelimenin Türkiye’de Şişecam şirketinde bütünleşmiş olması da genç jurnalist’in hetasını affettirmez.



Başa düştün?

Yayınlandı: on Aralık 22, 2007 at 3:19 pm Yorumlar (0)

Écouter!

“Sağol” ile “sağolasın” arasında gerçekten çok fark var mı? Kendi dilimizi yorumlarken acaba yabancı dillerin etkisinde kalıyor muyuz?

Telefonun öbür ucunda bulunan ve herhalde son 30 senesini İngiltere’de geçirmiş muhataba “sağolasın” dediğimde aldığım mütereddit tepki bunları düşündürdü bana. “Sen de sağol” diye lafı bitirirken muhatabım sanki “ona ’sağolasın’ denmez ’sağol’ denir” diye bir nevi tashih yapıyordu.

On beş sene öncesine döndüm.

İngiltere’deki ilk günümdü.

Aslında İngiliz kültürüne hiç yabancı sayılmazdım. Günde on saatten fazla İngilizce radyo dinleye dinleye dünyaya büyük ölçüde Londra’dan bakmaya başladıktan epey seneler sonra varıyordum İngiltere’ye…

Lafı uzatmayayım, öyle kültür şoku filan geçirecek durumda değildim. Ya da ben öyle sanıyordum.

Her şey çok güzel gitti. Dil ya da kültür açısından hiçbir sorunla karşılaşacağa benzemiyordum. İşyerinin misafirhanesine varır varmaz ilk “hoş geldin” telefonunu aldım.

Arayan bir Türk arkadaş. Senelerdir orada yaşıyor. Çok güzel Türkçe konuşuyor. Zaten yayıncı. Bana iş yerine nasıl ulaşacağımı tarif edecek.

“Dinle!” diye başladı söze ve ben o noktada muhabbetten koptum.

Neyi dinleyecektim ve niye dinleyecektim?

Bana kim ne adına emir veriyordu ki?

“Dinle!” ha? Dinlemedim tabii ki. Zaten yolumu biliyordum.

Çoook sonraları bu “Dinle!”nin aslında pek de o kadar emredici bir ifade olmadığı anladım. Meğer “Bak sana ne diyeceğim” gibi gayettene yumuşak bir sözmüş! Aslında “Listen!” diyormuş.

Şimdi televizyonlarda her “Dinle!”yi duyduğumda aklıma bu hatıra geliyor.

Biz Türkler hâlâ birbirimize “Dinle!” demeden hitap ediyoruz. Dublaj yapan arkadaşlar da ısrarla bize bir şeyler “Dinle!”tmeye çalışıyorlar. Bir çay bardağı sirke içmişçesine midemdeki asitliği artırıyor bu.

Kıssadan hisse: Yazdığın her Türkçe metni aradan bir süre geçtikten sonra yeniden oku. Kendine doğal gelmeyen hiçbir ifadeye acıma.

Yayınlandı: on Aralık 17, 2007 at 9:44 am Yorumlar (0)