Ağır bir film The Hours. Anca bir pazar günü seyredilirdi. İçinde aile kitlesinin ağız tadına uymayacak pek çok yer var. Ama Meryl Streep, Julianne Moore, Nicole Kidman bir arada olunca, hele içine bir de Virginia Woolf karışınca hiç fena gelmedi. It was fine, yani. (Kalın harflerle yazılmış son cümle Türkçe kadar Arapça’da da geçerli.)
Bir sahnede kadın şöyle diyor:
I made breakfast and left.
Make ile do arasındaki durumları hatırlattı.
İkisi de yapmak demek ama farklı farklı.
Türkçe’de kahvaltı yapmak, oturup yemek anlamına kullanılıyor. Kimin hazırladığı resme dahil değil. Evin annesi, hanımı, kızı biri hazırlar siz de oturup yersiniz. Yapmak o.
Filmdeki Amerikalı’nın dediği make breakfast ise hazırlamak anlamına. Orada da kahvaltının yenip yenmediği belli değil. Belki hazırlamış kendi de yemiş. Belki de hazırlamış oğlanın önüne koymuş, kendi portakal suyu ile iktifa etmiş.
Ne güzel. Sözlük anlamları aynı iki kelime. Belirsizlik tarafları tam ters.
Kahvaltı yapmak için İngilizce’de to have breakfast demek lazım. To take breakfast da oluyor galiba ama nedense bana pek bir royal geliyor. Hani, kraliçenin sarayda kahvaltı yapması gibi bir şey. Yahut da Waldorf Astoria’da uşak kıyafetli otel görevlilerinin oda servisine getirdikleri kahvaltının yenmesi gibi. I never took breakfast anyway. (Waldorf Astoria’da uşak kıyafetli görevliler olup olmadığı da malumumuz değildir.)
İşte, make öyle, do böyle.
Bir de make do var ki o da idare etmek anlamına geliyor. Durumu çaktırmadan idare etmek anlamına değil de eldekiyle yetinmek, iktifa etmek gibi…
Hafif dağınık oldu bu yazı ama bu pazarlık it’ll make do. Mu acaba?